Vay Anasının Anası

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Çorum Belediyesi Meclisi Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Parkı’nın ismini Yunus Emre olarak değiştirdi. Niçin? Yıllar sonra akla gelen bu değişikliğin sebebi nedir? Yunus Emre Velidedeoğlu’ndan daha az bilge değildir. Neyi neyle değiştiriyorsunuz? Velidedeoğlu Çorumlu’dur, parka adını vererek hemşehrileri ona vefa borçlarını ödemişler;
-Yalnız leblebimiz değil, bizim Velidedeoğlu’muz da meşhurdur!
demişler.
AKP’li bir meclis üyesi Velidedeoğlu’nun “darbeci” olduğunu ileri sürmüş ve;
-Sırf Çorumlu diye darbelerin anasına analık eden bir kişinin isminin hafızalarda yaşatılmasını istemiyoruz!
demiş.
Vay anasının anası!
Belediye Meclisi’nin kararı kentte büyük tepkiyle karşılandı. Parkın adının değiştirilmemesi için toplanan 5000 imza belediyeye verilmiş.
ADD, CHP, İP, EMEP, KESK, HACI BEKTAŞİ VAKFI temsilcileri Velidedeoğlu adlı parktan kaldırılmayacak kararı alınana dek eylemlerini sürdüreceklerini açıkladılar.
Çorumlu hocaların hocasına sahip çıktı.
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu 1960 anayasasını yapan değerli hukukçulardan biri. Darbelerin anayasası diye, 27 Mayıs’tan söz ediyor leblebi geviştiren AKP’li. Sayın Velidedeoğlu darbeyi değil, darbeden sonra, bu ülkenin görüp görebileceği en özgür, en çağdaş anayasayı yaptı. Çorum’da adı parka verilse de, verilmese de kolay kolay hafızalardan silinemez. Velidedeoğlu’yla gurur duymayı bilemeyen ey cahil Çorumlu!
Biz o anayasadan sonra kavuştuk Nazım Hikme’in şiirlerine. Nedir o anayasada sizi rahatsız eden? Yalnız leblebiperver Çorumlu’ya değil, komisyon halinde yeni anayasa yapma telaşındakilere de soruyorum? Sizi rahatsız eden laiklik mi? Biliniz ki laiklik ortadan kalkmayacak. Buna, Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliği izin vermez.
Atatürk mü sizi rahatsız eden? Orda, bi dakka durun! Durmaktan kastım; saygı duruşu!
Leblebici, hor hor belediyeye verilen imza listesine 5001. İmza olaraka beni de ekleyin.

Ferhan Şensoy
Aydınlık

Milletvekili Kapı Kulu Değildir

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

CHP İki Grup Başkanvekili TBMM’ne sundukları yasa teklifi ile, Türkçeden başka dil ve lehçelerle, belge düzenlenmesini, propaganda yapılmasını TBMM’nin ve ülkenin gündemine taşıdılar ve tabandan da haklı olarak büyük tepki aldılar.

Bu yasa teklifini yaparken de gerekçe olarak, aslında bu olayla hiçbir ilgisi olmayan, 2001 yılında Anayasadan Ana dil yasağının kaldırılmış olmasını ve TRT de Kürtçe yayınların başlamasını ve her şeyden öncede 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri hakkında Kanunun 58. Maddesinde yapılan değişikliğe atıf yapmışlar ve arkasından dil yasakları ortadan kaldırıldıktan sonra, Siyasi Partiler Kanunu’ndaki yasakların da kaldırılması gerektiğini. Bu teklifle kanunlar arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılmasının amaçlandığını” göstermişlerdir.

CHP daha 1989 yılında Ana dil yasağının bir insanlık ayıbı olduğunu söyleyerek, insanın ana dilinin yasaklanamayacağını, daha kimse bunu ağzına almaya cesaret edemediği zamanda söyleyen ilk ve tek partidir.

Ama yine CHP, TRT de Türkçeden başka bazı dillerde yayın yapılması konusu gündeme geldiğinde, herkesin RTÜK yasasına uymak kaydıyla, kendi ana dilinde özel girişimci olarak görsel yayın yapabilmesini, ama devletin böyle bir yayıncılık işine girmemesi gerektiğini dile getirmiştir.

Yasa teklifinin gerekçesinde ayrıca, 2010 yılında 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 58. Maddesinde yapılan değişikliğe uyum sağlanmasından söz edilmektedir.

CHP 298 Sayılı yasanın 58. Maddesinde bu değişiklik yapılırken de buna Anayasa Komisyonunda muhalefet şerhi koymuştur.

58. madde de yapılan değişiklik AKP ve BDP’nin beraberce yaptıkları değişikliktir.

Orada yapılan değişiklik, sadece seçim propagandası yapılırken, Türk Vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları yerel dil ve lehçelerde de sözlü propaganda yapabilecekleri şeklindedir.

Halbuki CHP’nin şimdiki teklifi yukarıda sözünü ettiğimiz, AKP ve BDP’nin işbirliği ile yapılan değişiklikten çok daha ileri, Türkçe’nin tek resmi dil olması kuralını delmeğe yöneliktir

Getirilen değişiklikle parti tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, açık ve kapalı salon toplantılarında, Türkçeden başka dillerin de kullanılmasının önü açılmak istenmektedir

Bir köy kahvesinde dar bir alanda ana dilin kullanılması elbette sorun değildir. Ama bir partinin programının ve tüzüğünün Türkçeden başka bir dille yazılıyor olması, kapalı ve açık hava toplantılarında Türkçeden başka dille konuşulması propaganda yapılması, afiş basılması başka şeydir.

Bu sırf Kürt Kökenli yurttaşlarımızdan oy almak için yapılmaktadır.

O yöreden oy almak için, AKP’nin veya BDP’nin kuyruğuna takılarak değil, öncelikle devrimci niteliğinizi ön plana çıkartarak, iktidara geldiğiniz zaman o bölgeye egemen olan, bölgenin geri kalmışlığının en büyük nedeni olan ağalık, derebeylik düzenini yıkacağınızı söylemeniz ve bölge insanından bu konuda destek istemeniz gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içersinde her bölgeye özgü ayrı propaganda usulleri getirerek, bölge bölge farklı dil ve lehçelerin siyasi parti faaliyetlerinde kullanılmaya başlanması, buna hoş görüyle bakılması; Anayasanın 3. Maddesinin açık ihlali olduğu gibi, ülkemizi adım adım bölücülerin arzu ettiği çift dilliğe götürür ve bu da ülkenin belli bir süre sonra parçalanmasına yol açar.Belçika’da olduğu gibi.

Ulusalcıların parti yönetiminden tasfiyesinden sonra yönetime gelenler, partiyi değerlerinden koparmayı, altı oku ret etmeyi demokrat olmak sanıyorlar.

Gazeteniz Aydınlığın yazdığına göre, bu teklifin asıl mimarı, TR 705 numarayla CİA’nın yan kuruluşunun kullandığı kişidir. Önergenin altına imzayı atanlar Genel Merkez’den gelen talimat üstüne, bu girişimi kapı kulu mantığı ile başlatmışlardır.

Yani Genel Merkez tarafından Milletvekillerine kapı kulu muamelesi yapılmıştır


Şahin Mengü
Aydınlık

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatleri

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Bilgeler bilgesi Şeyh Edebali Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’e babası Ertuğrul Gazi’nin yerine Bey seçildiği gün şu nasihatleri etti:
“Ey Oğul!
Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…
Güceniklik bize; gönül almak sana..
Suçlamak bize; katlanmak sana..
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana..
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana..
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..
Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin.
Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaat edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin..
Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!..
Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.
Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır.
Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.
Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…
Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözü pek) derler.
En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.
Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.
İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..
Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.
Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.
Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir.
Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..
Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.
Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez! Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.
Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.
***
Dün tweet atmıştım ve Bilge Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e, Bey seçildiği gün yaptığı nasihatleri hatırlatmış, bunları bulup yazacağını söylemiştim.
Şimdi bunları sindire sindire okuması umuduyla Başbakan Erdoğan’ın bilgisine sunuyorum.


Tufan Türenç

19 Mayıs Gençlik, Spor ve Bisiklet Bayramı!..

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Bugün birbirinden düşündürücü üç haberle karşınızdayım. Yurt gezimize Tekirdağ’dan başlıyoruz:

Tekirdağ Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü‘nde görevli memurlardan R.M., duman sensörünün tavanda değil de tam karşısındaki duvarda durmasından kuşkulanıp içini açtı. Aman Allah‘ım bir de ne görsün? Yangını haber verecek sensör yerine gizli kamera yerleştirilmemiş mi! Şaşkınlıktan küçük dilini yutmak üzere olan memur, hemen 155 Polis İmdat‘ı arayıp “İmdat, burada gizli kamera var!” dedi. Bu arada koşarak müdürün odasına gitti ve durumu ona da bildirdi. Ancak hiç beklemediği bir davranışla karşılaştı. Zira müdür, gizli kameranın kendisi tarafından yerleştirildiğini söylüyordu! Bu sırada polisler de gelmişti.

Gizli kamera tutanağa kaydedildi ve şikayetçi memur R.‘nin ifadesi alınmaya başlandı… Müdür, emrindeki görevlinin kendisini ihbar etmesine çok içerlemişti. İddiaya göre öfkesine hakim olamadı ve R.’nin üzerine atlayarak dövmeye başladı. Arkadaşları tarafından müdürünün elinden güçlükle kurtarılan memur, şikayetinden vazgeçmeyince Valilik idari soruşturma başlattı. Savcılık da gizli kamera skandalına el koydu.

Şanlıurfa'daki bir ilköğretim okulunda müdür yardımcısıyken, kısa süre sonra Tekirdağ Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne atanan müdürün, gizli kameraları ne amaçla yerleştirdiği, soruşturma sonrasında ortaya çıkacak...

Kim demiş üniversitelerimizde boş oturuluyor, yeterince bilimsel çalışma yapılmıyor diye?

Niğde Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Profesör Doktor Sair Kahraman'ın imzasını taşıyan bir çalışmayı, dünyaca saygın bilim dergilerinden önce virgülüne dokunamadan biz yayınlıyoruz:

"Fakültemiz lavaboları ve tuvaletlerinin sık sık tıkanmasından dolayı, her türlü atıkların çöp kutularına atılmasında gerekli hassasiyetin gösterilmesi, konunun Bölümümüz İdari ve Akademik personeline imza karşılığı duyurularak, yapılan duyurunun bir örneğinin Dekanlığımıza gönderilmesine, dikkat etmeyenler hakkında yasal işlem yapılacağı hususunda gereğini rica ederim. İmza: Profesör Doktor Sair Kahraman, Dekan..."

Dekan'ın yazısından anlaşılıyor ki, Mühendislik Fakültesi boş oturmuyor, atıklar üzerine müthiş bilimsel çalışmalar yapıyor!

Şimdi de Adana Valiliği'nin resmi internet sayfasından 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nın bu kentimizde nasıl kutlandığını birlikte okuyoruz:

"19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, Adana'da coşkuyla kutlandı." Kutlamalarda günün anlam ve önemini anlatan konuşma, Gençlik Hizmetleri ve Spor İli Müdürü Fazlı Bayram Hadi tarafından yapıldı. Konuşmanın ardından resim, şiir ve kompozisyon dalında yapılan yarışmalarda dereceye girenlerle, Gençlik Koşusu'nda dereceye girenlere ödülleri verildi.

Kutlamalar, halk oyunları gösterilerinin ardından bisiklet ekibinin gösterisiyle devam etti. Daha sonra farklı dallardaki sporcular, hazırladıkları gösterileri sundular.

Kutlamalarda, Çukurova Enduro Motor Kulübü üyelerinin motorları ile yaptıkları gösteri ve engelli öğrencilerin yaptıkları dans gösterisi ilgiyle izlendi.

19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, kutlamaları İstasyon Meydanı'ndaki törenin ardından farklı etkinliklerle devam etti.

Törenin ardından bisiklet ile gösteri yapan gençlerle bir süre sohbet eden Vali Hüseyin Avni Coş, sporcuların kullandığı bisikletlerden birini alarak İstasyon Meydanı'ndan Gazi Paşa Caddesi'ne kadar pedal çevirdi.


Vali Coş, Gazi Paşa Caddesi'nde bir basın mensubunun sorusu üzerine "Bisiklet kullanmak sağlık açısından önemli bir spor olmasının yanında kentteki trafik sorunlarının aşılmasında çözüm olabilecek bir ulaşım aracı. Bisiklet kullanımını toplumda yaygınlaştırmamız lazım. Boş zamanlarımızda bisiklete binmemiz gerektiğini bir kez daha anladım. Normal şartlarda bu trafikte bisiklet kullanmak çok zor, bu nedenle bisiklet yolları yapılması şart" dedi.

Adana Valisi Hüseyin Avni Coş'un BİSİKLET konusunda derin bilgi sahibi olduğunu gösteren 19 Mayıs konuşmasında ATATÜRK, tek kelime ile bile anılmıyor!..

19 Mayıs Gençlik, Spor ve Bisiklet Bayramı, Adanalılara kutlu olsun!..


Uğur Dündar
Sözcü

Devrim düşmanlığı

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Devrimiyiye ve (inkılâp), ileriye yönelik toplumsal atılım yaşamda ve açılımlarla gerçekleştirilen kökten değişikliktir. Türkiye’miz, Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilkelerini temel edinen Türk Devrimi ile bu mutluluğu yaşamıştır.

Özellikle 1950’de başlayan siyasal gericilik (irtica) giderek öbür alanlara yayılmış, inançtan eğitime uzanan geniş çizgide Müslümanlığı soysuzlaştıran, yozlaştıran (dejenere eden) ve dinle hiçbir ilgisi olmayan biçimsel özentilerle, Araplaşma yavanlıklarıyla ilkellik sayılacak durumlara düşülmüştür. Bencil, çıkarcı anlayışların iktidar olma çabaları değişik sömürülerle gündeme gelmiştir.

Araplar dışındaki Müslümanları ve Müslümanların yönettiği yerleri “Türk Ümparatorluğu” olarak niteleyen Üngiliz belgelerinin ortaya koyduğu doğrultu, Türk düşmanlığının kökleşmiş bir Batı kini olduğudur. Öyle ki içimizdeki yabancılaşanlar bile Türk düşmanlığını Atatürk düşmanlığı olarak yansıtmakta ve yaşamaktadır.

Genelde nitelik değiştirme ve yenileme olan devrimin karşısına çağdaş değerlere karşı durup eskiyi geri getirmeye, eskiye uygun yapıya dönüşü amaçlayan gericilik çıkmaktadır. Bu olumsuz duruma “karşı devrim” denilerek pırıl pırıl “devrim” sözcüğünün gericilik anlamındaki bir benzetmenin içinde kullanılmasını doğru bulmuyoruz. Olsa olsa “devrim düşmanlığı, devrim karşıtlığı” denilebilir. Devrim, kötülüklerin, köhnemişliğin, çürümüşlüğün karşısındadır. Devrimin karşısındaki kalkışma “devrim” olarak nitelendirilemez, nitelendirilmemelidir. Ağız alışkanlığıyla kullanılan “karşı devrim” devrim yıkıcılığıdır.

“Adam olmak” yerine “adamı olmayı” insanlık yerine “işi düşmeyi” yeğleyen bir toplumda başka nice kavram kargaşası dilimizde dolaşmaktadır. Dil düzeni, dil temizliği, dil güzelliği yaşamı aydınlatan en güçlü, en etkin değerlerdir. Üsmet ÜNÖNÜ’nün güzel sözlerinden birine değinelim: Ulusal dil, ulusal varlık, ulusal savunmadır. Dili bozuk, dili kirli güçlüler bu güzel tanımın dışındadır.

Acı gerçek

Temelini Atatürk ilkelerinin oluşturduğu örnek Türk Devrimi’nin değeri bilinmemiştir. Bugün içinde bulunduğumuz uygarlık ve çağdaşlık olanaklarının tümünü cumhuriyetle taçlanan Türk Devrimi’ne borçluyuz. Yalanlarla, dolanlarla Büyük Atatürk’ü din karşıtı gösterip O’nun Müslümanlık’la ilgili özdeyiş nitelikli, içerikleri çok anlamlı sözlerini ve Doğu’da anlayış görmeyince siyasal yönden Batı’ya yaklaşmasını bilmeyenler ilericiliği değil gericiliği savunuyor. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in bilimselliği, hukuksallığın, özgürlük ve bağımsızlığın değerini bilmeyenler devrimden anlar mı, demokrat olur mu? Durağanlığın tembeli, inancın bağımlısı ve tutsağı karanlığın oyuncusudur.

İktidar partisi İstanbul il Başkanlığı’nın Arena’da düzenlediği toplantıda konuşulanları, savları ve savunmaları birlikte değerlendirmek nereden nereye geldiğimizin ve geleceğimizin belirtilerini vermektedir. Günümüz Başbakanı’nın Pakistan’daki “milli irade” değerlendirmesine ters düşen Türkiye uygulaması ve sorumluluğu yargıya yüklemesi ilginç bir tutumdur.



Yekta Güngör Özden
Sözcü

Uludere’deki Amerikan kürtajı!

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Tayyip Erdoğan, medyanın Uludere meselesini tartışmasının PKK’ya yaradığını iddia ettikten hemen sonra “Sezaryenle doğuma karşıyım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum, ‘Her kürtaj bir Uludere’dir’ diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin, doğumdan sonra öldürmekten ne farkı var soruyorum size. Bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan olduğunu bilmek durumundayız, prim vermemeliyiz” dedi.
Yani Uludere’yi unutturmak istese de kendisi unutamıyor..
Kürtajla Uludere’nin ne ilgisi var? Uludere’de Amerikalılar size kürtaj mı yaptırdı?

***

Bir aşı üzerinden yapılan sinsi nüfus planlamasını yıllar önce Türkiye’nin gündemi haline getirmiş bir gazeteci olarak, özellikle Sağlık Bakanlığı’nın sezaryen politikasının da aynı oyunun parçası olduğunu düşünüyorum. Sezaryen, bir ameliyattır. Doktorlar ameliyat başına para alıyor. Ne kadar çok ameliyat, o kadar çok para! Buna karşılık, üniversitede doktor yetiştiren bir tıp hocası, veya bir psikiyatri uzmanı sadece maaşını alıyor! Bu da sezaryen veya benzeri riski az ameliyatların çoğalmasına yol açıyor..

***

Uludere’de esasen ne oldu? Murdoch’un Wall Street Journal gazetesi, Amerikan Savunma Bakanlığı kaynaklarına dayanarak, Uludere istihbaratının Türk tarafına Amerikan Predatörleri üzerinden verildiğini yazdı. Bakanlık sözcüsü, konu sorulunca, “Bu tür sızdırmalar olabiliyor” diye cevap verdi. Yani haberi yalanlayamadı. Genelkurmay Başkanlığı ise, “Haber gerçeği yansıtmamaktadır. İlk görüntüleri biz kendi Heronlarımızdan aldık” diye açıklama yaptı. Tayyip Erdoğan, “ Predatörlerin verdiği 31 dakikalık görüntü var, Irak tarafında” dedi..
Zaten Predatörlerin 37 dakika uçtuğu ve TSK tarafından, operasyon yapılacağı için bölgeden uzaklaştırıldığı da biliniyordu. Abdullah Gül de hem Heronlardan hem Predatörlerden görüntü alındığını doğruladı.
Şimdi sıra geldi, “emri kim verdi?” konusuna.
Konu buraya gelince Tayyip Bey, “Benim olaydan sonra haberim oldu” dedi.. Oysa sınır dışı operasyon yetkisi TBMM tarafından hükümete verilmiştir. Hava Kuvvetleri’nden bir komutana değil! Yani görüntüleri değerlendiren komutanın tek başına karar verdiği iddiası hiç de inandırıcı değildir.
Bu durumda ne yapmak lazım? Uludere tartışmasını gündemden düşürmek lazım. Uludere’yi tartışanı “PKK’ya hizmet ediyorlar” diye suçlamak lazım! Çünkü işin ucu Tayyip Erdoğan’a dokunuyor. Yetki de sorumluluk da onda çünkü! Haberinin olup olmaması, sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.. Kaldı ki haberinin olmadığı da inandırıcı değil..

***

Peki asıl mesele nedir?
Asıl meseleyi, Karadeniz TV’de Hulki Cevizoğlu ve Nejat Eslen şöyle konuştu. Cevizoğlu, “Bir ordu, Türk ordusu hem Atatürkçü hem Amerikancı olur mu? Hem Atatürkçü hem milliyetçi, hem Atatürkçü hem Amerikancı, hem Atatürkçü hem NATO’cu olur mu?” diye soruyor, Nejat Eslen, “Olmaz, olmaması lazım ama yoksulluk da Amerikancı yaptı bu orduyu. Biz Amerika’yı iyi analiz edersek sorunları çözeriz. TSK’nın başına ne geliyorsa Amerika’nın Türkiye’de kurduğu hakimiyet yüzünden geliyor” diye cevap veriyor..

***

Ordunun Amerikancı olduğu iddiasına katılmıyorum. Öyle olsaydı Nejat Eslen de Amerikancı olurdu. Tanıdığım hiçbir subay Amerikancı değildir ancak Türkiye’nin Yalta paylaşımından sonra NATO sisteminde yer alması, Türk Ordusu’nu Amerika’nın her türlü tehdidine açık hale getirmiştir. Bir defa ST10-B denilen yanaşık düzen eğitim talimatları bile Amerikan ordusundan alınmadır. Kurmayların terfi edebilmesi için Amerikan eğitimi almış olması, fiilen şart haline getirilmiştir.
Oysa bugünkü profesyonel ordu sistemini kuran, onbaşıdan, ordu komutanına kadar yönetim biçimini tasarlayan ve orduya nasıl milli ruh verileceğini icraatı ile gösteren bizzat Mete Han’dır. Buna rağmen, NATO sürecinde Pentagon, askeri istihbaratı ve askeri polisi ile birlikte Türk Ordusu’nun içine nüfuz etmiştir. Siyaset de tamamen Amerikan projelerinin esiri haline gelince zaaf kendisini göstermiştir.
Ergenekon ve Balyoz örgütlenmeleri bahanesi ile Türk Ordusu’nun önemli bir kısmının tasfiye edilmesi, orduların dağıtılması girişimidir ve buna bir çare bulunamamıştır.
Tayyip Erdoğan, tabii ki kürtaj ve sezaryen gibi konularla gündemi değiştirmek isteyecektir. Ancak oralarda da hükümetinin hataları vardır...

Arslan Bulut
Yeniçağ

Rotamız andımızdır

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Güneydoğu-Kürt sorunu hususunda, hiçbir zaman belirli ve kararlı bir devlet siyaseti olmamıştı; Genellikle, olaylara sonra mukabele edilmiş ve palyatif -geçici- tedbirler almakla yetinilmiş ve gafilane hatalar yapılmıştı!
Osmanlı döneminde Kürt meselesine; mahalli, güncel olarak aşiretleri kontrol altında tutmak ve eşkıyalığı bastırmak, Kürtleri Ermenilere karşı kullanmak için bakıldı. Zaten Kürt başkaldırıları da ideolojik değildi; bir İngiliz ajanının raporunda ifade edildiği gibi, Kürtlerde “milliyetçilik” yoktu, ama zamanla “iteleyerek” milliyetçiliği ve ayrımcılığı içeriden ve dışarıdan tahrik ettiler.

***

Cumhuriyetten sonra İngilizlerin ve yabancıların tahrikleriyle meydana gelen bir dizi Kürt isyanlarına karşı Mustafa Kemal’in dahiyane çözümü “tek ulus devlet” esası ve “Ne mutlu Türküm diyene” kavramı oldu. Çünkü isyanlar özellikle “Dersim İsyanı” Mustafa Kemal’e yeni devleti etnik temeller, Kürt-Türk ortaklığı üzerine kurmak düşüncesinin yanlış olduğunu gösterdi. Onun bütün etnik grupları “Türklük potası” içinde birlikte kaynaştırmak yöntemi ulus devletin “bölünmez bütünlüğü”, yıllar boyu başarılı oldu ama daha sonra, siyaset ve demokrasi sayesinde Kürtçülük, Kürt ayrımcılığı hortladı. Ortaya Apo ve PKK çıktı. Yirmi küsur yıldır PKK terörüyle kanlı mücadele hâlâ, hatta artarak devam etmekte. PKK’nın kurucusu katil Apo’nu hak ettiği gibi idam edilmemesiyle başlayan gaflet zincirinin son halkalarına gelindi ve bu konuda rotamızı iyiden iyiye şaşırdık. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Biz yalpalıyoruz ama bölücü Kürtler, iç ve dış destekçileri yalpalamıyorlar ve değişmez hedeflerine, “Büyük Kürdistan” a doğru tek hat üzerinde yaklaşıyorlar.
Kürt sorunu hususundaki gaflet ve şaşkınlığın son kanıtları Erdoğan’ın Habur’da fiyasko ile sona eren “açılımları” idi. Ama Erdoğan bu fiyaskodan ders almıyor. Şimdi de PKK ve Apo ile güya mücadele ederken, aynı eşkıya ile “müzakere” gafletine kapılmış. Kavramların ve gerçeklerin çelişkisi!.
PKK, Güneydoğu’da gittikçe azarken, Ankara’nın yamacında Kayseri’de bombalar mayınlar patlatıyor. Ama umut, hâlâ eşkıya ile müzakerelerde.
Bu arada Uludere olayı vesilesiyle Kürtleri rencide etmek endişesi de var... Bu konuda doğruları söyleyen İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, PKK’ya hizmet ettikleri besbelli kaçakçı eşkıya için, haklı olarak “figüran” dedi diye kendi partisi ve medya içindeki “Kürtçüler” tarafından neredeyse çarmıha gerilecek. Ama Meclis kürsüsünden TSK’ya “hayvanlar” diyen BDP-PKK vekili Hasip Kaplan’a infial gösteren pek yok... Siz PKK ve Kürt bölücüler olun da bu acı durumdan, zaaf eserinden, eşkıyayla mücadele eden asker ve komutalarının bu iktidar tarafından pasifize edilmelerinden cüret ve cesaret almayın!

***

Savaşlarda, düşmanla uzlaşmak için müzakere yapılır hatta gizlice müzakereler de yapılır ama teröre devam eden eşkıyalarla nasıl müzakere edilecek ve neyin pazarlığı yapılacak? Herhalde, önce darağacından kurtarılmış Apo’nun konforu ve af edilmesi ve “Demokratik Özerklik” !..Yeni Anayasa tasarılarında bunlar var!
Kürt sorunu her gün canımızdan canlar alan bir yara. Bu yaranın kapanmasını kim istemez. Ama ne pahasına? Herhalde Türkiye Cumhuriyetinin çözülmesi pahasına değil.
Acaba şimdi her konuda “ben ve bencillik” tutkusuna müptela Sayın Başbakanımız; ben, benim polisim, benim savcılarım, benim MİT’im derken, eşkıya ile “müzakerenin” aslında, Türkiye’nin pazarlanması olacağının farkında mı?..
Fakat şimdiki halde, “mühür” onda... “Süleyman” o!..
Osmanlının muhteşem padişahlarından Kanuni’nin Fransa Kralı Fransua’ya yazdığı mektup bilinir:.. Kanuni o mektupta eyalet valisi dediği Fransua’ya haddini bildirmişti.. Keşke Erdoğan da dışarıda ve içerideki birilerine hadlerini bildirse!

***

Son sözüm: 1937’de Dersim’de asiler o zamanın şart ve icaplarına göre gerektiği gibi tenkil edilmişlerdi... Şimdi 2012’de Uludere’de de bugünün şartlarına ve icaplarına göre gerekenler yapılsa. Gerisi lafugüzaf.
Atatürk yaşaydı, aynı şeyi yapardı. Çünkü O, idareimaslahatçı değildi! Eşkıya ile müzakere etmez, sonuna kadar, onları yok edinceye kadar mücadele ederdi...

Altemur Kılıç
Yeniçağ

Uludere’de suçlu kim?

Erhan Çakırlar | Pazartesi, Mayıs 28, 2012 | 0 yorum

Uludere üzerinden yapılan polemikler bitmek bilmiyor, bitmeyecek de… 34 vatandaşın cesedi var orta yerde.
İstihbarat ABD’den mi geldi MİT’ten mi? Bombalama emrini asker mi verdi sivil mi?
Bunu “bu iktidar döneminde öğrenmemiz” imkânsız. Çünkü “işin ucu” mutlaka AKP’ye dayanacak.
“Biz yetkimizi askere devretmiştik, ne yapmışsa onlar yaptı, kaldı ki biz Uludere olayından sonra tazminat da verdik, daha ne yapalım” mantığı ile hareket edenler, değil devlet yönetmeyi iki tane koyun gütmeyi dahi becerecek vasıfta olmadıklarını ilan ediyorlar aslında.
Olayın ardından 6 ay geçmiş, devlet hala Gülyazı Köyü’nde bombalama gecesi konvoydan sağ olarak kurtulanların kapısına gece gece gündüz jandarma gönderip hesap sormakla meşgul.
Bunlar terör örgütü üyesi ise ve elinizde yeterli delil varsa tutuklayın. Elinizde delil yoksa gariban köylüleri her gece samanlıkta gizlenir hala getirmenin anlamı ne?
Sonra da “Köylüler BDP’yi destekledi” diye neden kızıyorsunuz?
Roboski Köyü’nden evladını bombalamada kaybeden bir anne olan Felek Öncü, köylerinin ve evlatlarının hala karalama kampanyasına maruz kalmasına feryat ediyor:
“Eğer İdris Naim Şahin`in, Tayyip Erdoğan`ın tek bir damarları Müslüman olsa bu sözleri söyleyemezlerdi. Kendi çocukları olsaydı dünyayı yıkarlardı. İkide bir kalkıp, `BDP oraya gitti, CHP peşine takıldı` diyor. Eğer BDP olmasaydı, bizim çocuklarımızın parçaları hala Diyarbakır`da olacaktı.
Her şeye rağmen onların vicdanlarına sesleniyorum. Biz özür falan istemiyoruz ondan. Başbakanla birlikte bir gün karşı tepeye gelsin. Görsün perşembe günleri neler yaşadığımızı, görsün.”
Köylüler “cesetlerine sahip çıktıkları” için BDP’ye saygı duyuyorlar. 34 kişinin öldüğü bir olayda devlet adına sadece kaymakamı “yemlik” olarak cenazeye gönderen devlet zihniyeti Gülyazı köylülerine başka seçenek mi bırakıyor?
Ölen köylülerin sınır ötesi kaçakçılık faaliyetlerini PKK’nın direktifleri doğrultusunda yaptıklarına dair istihbarat birimlerinin elinde tek bir delil olduğunu sanmıyorum. Olsa idi bunu çarşaf çarşaf basında yayınlatırlardı.
“Bütün kaçakçılar PKK’lıdır” mantığından hareket edersiniz Güneydoğu’yu komple PKK’nın kucağına itmiş olursunuz.
Bu zihniyet aslında kolaycılığa kaçıyor ve “yahu madem bu ülkede kişi başına milli gelir 14 bin dolar. O halde neden bu insanlar ölümü göze alarak gecenin zifirinde katırlarla, eşeklerle Irak’a gidip, mazottan çaya ne bulursa kaçak satın alıp bunun ticaretini yapıyorlar?” sorusunun sorulmasını önlemeye çalışıyor.
Biz soralım o zaman:
Ey bu ülkeyi dünyanın en çok büyüyen ülkesi yapanlar!
Ey bu ülkenin milli gelirini göklere uçurduğunu söyleyen yalancılar!
Güneydoğu’da ayağı yalınayak, yakacak odunu ve yiyecek ekmeği olmayan milyonlarca vatandaş neyin nesi?
Bu insanlar, ölüm pahasına, teröristlikle suçlanmak pahasına neden sınır ötesine geçip birkaç litre mazot alıp geri dönüyor?
Açlıktan ölmemek için bu riski göze alıyor.
Uludere’de ölen insanlar aslında ekonomik olarak ortaya koyulan pembe tablo hikâyelerinin balon olduğunu açığa çıkardığı için hükümeti kızdırıyor.
Gerisi laf-ı güzaf.

Muharrem Bayraktar
Yeni Mesaj
 
Support : Güncel Haber | Özel Haber | Gündem Haber
Tüm Hakları Saklıdır © 2011. Sözcü Haber - İnternet sitemizde yapılan yayınlar 5651 sayılı yasa kapsamındadır. Yayınlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yayın sahibine aittir.
Sözcü Haber İletişim
İçerik Hakkımızda